Sis Henüz Kalkmamış
Islak tahtalar, motor sesi, uzakta bir iskele. Bir şeyin bitmek üzere olduğunu herkes biliyor ama kimse konuşmuyor. Belirsizliğin içinde bir ses yükseliyor, bir vapur yola çıkıyor ve sis yavaş yavaş dağılıyor.
Salish
5/19/20262 min read
Henüz sabah vakitlerinde etrafta bir deniz kokusu var. Ayrıca ıslak tahta, motor sesi ve uzakta bir iskele. Kimse konuşmuyor. Rüzgar var ama sessizlik daha yüksek sesle çalıyor. Herkes bir şeyin bitmek üzere olduğunu biliyor. Ya da başlamak. İkisi arasındaki fark o sabah çok inceydi.
Sis henüz kalkmamıştı.
Zaten bu şehirde her şey ağır bu sıralar. Sabah kalkmak ağır, yüzlere bakmak ağır.. Sokakta bir şeylerin değişmek üzere olduğunu hissediyorsun ama ne zaman, nasıl, bilmiyorsun. En çok belirsizlik yıpratıyor insanı. Bilmemek ve beklemek. Sabah sabah “Elimizde ne var?” diye soruyorsun kendi kendine. Ve cevap gelmiyor. Ama bazen birinin sesi geliyor. Bir cümle, bir söz, bir an. O an seni ayakta tutmaya yetiyor.
“Ya istiklal ya ölüm.”
Bu cümleyi ilk duyduğunda içinde bir şey geriliyor, bu korku değildi. Tam tersi sanki uzun süredir tutulan bir nefes bırakıldı. Çünkü belirsizliğin en ağır yanı seçeneklerin çokluğu değil, seçim yapamamaktır. O cümle seçimi yapıyordu. Netti, kesindi. Ve o netlik içleri rahatlatıyordu. İnsan bazen böyle bir şeye muhtaç oluyor. Bir ses, bir yön, birinin “buraya” demesi.
Bir adam vapurdan indi, elinde ise resmi bir görev vardı: Anadolu’daki Türk kuvvetlerini denetlemek, silahları toplamak ve işgal güçlerini rahatlatmak. İstanbul’daki Damat Ferit hükümeti ve İngilizler bunu istiyordu. Kağıt üzerinde her şey belliydi ama adam kağıda bakmıyordu bile.
Samsun soğuktu, ıslaktı, belirsizdi. Şehirde Rum çeteleriyle Türk köylüleri arasında çatışmalar sürüyordu, Osmanlı ordusu dağıtılmıştı ve topraklar işgal altındaydı. Mondros Mütarekesi ise her şeyi resmen bitirmişti.
Nutuk’ta şöyle yazar:
“Samsun’a çıktığım gün vaziyet ve manzara-i umumiye: Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harb-i Umumide mağlup olmuş… Ordu, dağıtılmış, tahliye edilmiş…”
Yani her şey resmi olarak, kağıt üzerinde bitmiş. Ama adam yine de indi.
Sonra Havza’ya geçti oradan da Amasya’ya. Amasya’da tarihi bir genelge yayımladı: “Milletin istiklalini yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır” diyordu. Yani kurtuluş dışarıdan gelmeyecek, bekleyerek olmayacaktı. Harekete geçmek gerekiyordu.
Erzurum’a gitti, Sivas’a gitti. Her şehirde insanlarla konuştu, dinledi, ikna etti. Yoruldu, tehdit aldı. İstanbul’dan geri çağrıldı, geri dönmedi. Çünkü bir şeye inanıyordu: Bu topraklarda yaşayan insanlar henüz bitmemişti. Her şey karşısında duruyorken, resmi mühürler “teslim ol” derken o inancı taşımak kolay bir şey değildi.
Yıllar sonra o günleri yazdı. Yazdığı şey bir rapor değildi, bir savunma değildi. Gençlere hitap ediyordu çünkü o günleri yaşayanlar görmüştü. En karanlık anda bile ayakta kalanlar hep gençlerdi, yorulmayanlardı, hâlâ inanabilenlerdi. Ve o inanç bir kez kırılırsa, geriye ne kalır diye soruyordu kendine. Nutuk’u bitirirken şöyle dedi:
“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
Bu bir vasiyet gibiydi. “Ben bu işi yaptım, şimdi sıra sizde” demek gibiydi.
Sis dağılıyor artık yavaş yavaş, iskele görünüyor. Birisi sahile iniyor. Etrafına bakıyor; denize, şehre, insanlara. Bir şey söylemiyor henüz. Sadece bakıyor.
Uyan da gel tekrar bak, bir daha gel Samsun’dan, sarı saçlım mavi gözlüm, neredesin?


