Sekiz Saatin Bedeli: 1 Mayıs

1886’da Chicago’da işçiler tek bir talep için sokaklara döküldü: günde sekiz saat çalışmak. O günden bu yana ne değişti? John Sayles’in 1987 yapımı Matewan’ı, bu soruyu West Virginia’nın kömür madenlerinden bugünün güvencesiz çalışma koşullarına uzanan bir çizgide yanıtlıyor. Taksim’de hâlâ çiçek bırakılamıyorsa, hesap hâlâ sorulmamışsa mücadele bitmemiş demektir.

Ahlak Polisi

5/1/20263 min read

Yıl 1886 Chicago. Talep ise son derece basit: günde sekiz saat çalışmak. Haymarket Meydanı’nda patlayan bomba, polis kurşunları ve ardından kurulan darağaçları bu talebi bastıramadı aksine onu tarihin en köklü işçi sembolüne dönüştürdü. O günden bu yana her 1 Mayıs, yalnızca bir anma değil; hâlâ sürmekte olan bir hesaplaşmanın dönüm noktasıdır ve bu hesaplaşmayı perdeye taşıyan filmi bulmak için Hollywood’a değil, John Sayles’in kamerasına bakmak yeterlidir.

Matewan güzel bir film olmak için tasarlanmamıştır. Sayles’in kamerası maden ocaklarının tozunu, gecekondularının nemini ve şirket jandarmasının gözlerindeki soğukluğu olduğu gibi yüzünüze çarpar. Romantizm yoktur; devrimci bir coşku da. Sadece yorgunluk vardır ve o yorgunluğun içinde paramparça edilmeye direnen bir onur kırıntısı.

Kenehan’ın getirdiği mesaj zafer vaat etmez. Dayanışmanın mümkün olduğunu, ama bunun için işi, evi, belki canı yani her şeyi göze almak gerektiğini söyler. Sayles bunu seyirciye ödül gibi sunmaz; ağır ağır, kaçınılmaz bir şekilde öğretir. İzlemek bazen nefes almayı zorlaştırır. Bu da filmin başarısıdır.

Matewan’ı Türkiye’de izlemek insanın önüne tuhaf bir ayna tutar. Filmdeki kömür şirketi, işçilerin barındığı evi de, yediği ekmeği de, oy kullandığı mahkemeyi de kontrol eder. Şirket kasabayı satın almıştır; kasaba da bunu kabullenmiştir. Bu tablo yüz yıl önceye ait gibi görünür ama maalesef değildir. Taşeron zinciriyle güvencesizleştirilen milyonlar, grevlerin “kamu düzenini bozma” gerekçesiyle yasaklanması, sendikalaşmanın önündeki duvarlar.. Bunlar Türkiye’nin bugünkü haberleridir, arşiv fotoğrafları değil.

Her 1 Mayıs’ta Taksim tartışması yeniden açılır. 1977’de o meydanda otuz dört insan öldü. Kimin ateş ettiği hâlâ bilinmez, hesabıda zaten sorulmamıştır. Üstleri parka döndü, altları metro istasyonuna. Yas şehre gömüldü görünmezdir ama biz biliriz ki hala orada. Her yıl yüzlerce polis, işçilerin meydana bir çiçek bırakmasını engellemek için sabah erkenden konuşlanır. Bir çiçeği önlemek için çevik kuvvet.

Mekanizma değişmemiştir: insanı birbirinden ayır, birlikte hareket etmesini imkânsız kıl, alternatif hayal etmesini de. Matewan’ın en acı sahnesi şiddet değildir; kendi hakkından vazgeçen işçinin sessizliğidir.

Peki geriye ne kaldı?

Sekiz saatlik iş günü kazanıldı evet ama o günden bu yana her nesil aynı kazanımı yeniden savunmak zorunda kaldı. “Esnek çalışma” adıyla parçalanan iş güvencesi, gig ekonomisinin sigortasız ve sessiz işçileri, platform şirketlerinin algoritmik yönetimi.. Hepsi aynı mantığın yeni kılıkları. Daha sessiz, daha teknik ama aynı.

Matewan’ın sonunda kalan zafer değildir. Kalan, bir şeyin mümkün olduğunun bilgisidir: insanların birbirini seçebileceği, ortak bir şey için birlikte durabileceği o an. Film bunu hediye etmez. Kazandırır ve bunun için bir bedel ödetir.

Her özel günde olduğu gibi 1 Mayıs’ta bir nostalji günü değil aksine hesap sorma günüdür.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günümüz Kutlu Olsun!