Picasso'dan Dorothy'e: Mavi

Picasso maviyi yasla tanıştırdı, sinema onu bir kadının gözüne sürdü. Bir renk bazen bir kaybın, bazen ekrana yansıyan bir kadının gözündeki ağırlığın adı olur. Bu yazı, mavinin hiç konuşmadığımız o kısmını anlatıyor.

Salish

6/2/20263 min read

Picasso, 1901’den 1904’e kadar kendini tek bir renge hapsediyor: mavi. Bu rengin tetikçisi, en yakın dostu Carlos’un kendi hayatına son vermesi oluyor. O günden itibaren gökyüzü ve deniz artık ona güzelliği değil, kaybı ve yası hatırlatıyor. Tuvallerinde bükülmüş bedenler, sessizliğe gömülmüş yüzler ve içe dönük, ağır bakışlar birikmeye başlıyor. Yine de tarihin en kasvetli dönemi, onun en derin eserlerini verdiği dönem oluyor. Bu çelişkiyi belki de en iyi kendisi özetliyor: “Yaratıcılığın en baş düşmanı, iyi hissetme dürtüsüdür.”

Mavi böyle bir renk. Hem sakinleştiriyor hem de içine çekiyor. Suya girdiğinde kulaklarını dolduran o boşluk, aynı anda hem dolu hem de kaybolmuş hissettiriyor insanı. Mavi, ruhu dinlendirirken öte yandan onu derin ve dipsiz bir karanlığa doğru yavaşça itiyor; tıpkı okyanus gibi.

David Lynch, Blue Velvet’te Lumberton adlı küçük bir Amerikan kasabasının yüzeyinin altında ne sakladığını anlatıyor. Filmde her şey son derece masum ve steril görünüyor; düzgün bahçeler, güler yüzlü komşular ve temiz sokaklar. Ama Lynch, bu tablonun hemen altında çürümüş, karanlık ve şiddet dolu başka bir dünyanın var olduğunu gösteriyor. Dorothy Vallens de tam bu iki dünyanın arasında sıkışıp kalmış bir kadın. Oğlu ve kocası psikopat Frank Booth tarafından rehin alınmış olan Dorothy, her gece sahneye çıkıyor; Blue Velvet şarkısını söylüyor, ışıklar üzerine vuruyor. Ama o ışıklar hiçbir şeyi aydınlatmıyor. Çünkü Dorothy’nin yaşadığı karanlık, sahne ışıklarının ulaşamayacağı kadar içe işlemiş durumda. Frank’in yarattığı korku onu öyle bir kuşatmış ki Dorothy artık ne tamamen yıkılmış ne de gerçek anlamda ayakta olan bir kadın olarak duruyor izleyicinin karşısında. İkisinin tam ortasında, askıda kalıyor.

Lynch, Dorothy’yi çerçevelerken maviyi bilinçli olarak kullanıyor. O ağır mavi göz farı her sahnede orada duruyor. Bu makyaj onun için bir süs değil, bir zırh. Hem kendini dış dünyadan koruyan hem de içindeki yarayı örten bir katman. Ama mavi, ne kadar örtmeye çalışsa da her zaman sızdırıyor. Çünkü mavi, acıyı saklamak için değil; acıyla var olmak için seçilen bir renk.

Sinemada mavi göz farı kullanan kadınların hepsinde ortak bir şey bulunuyor. Toplumun çizdiği sınırlara sığmıyorlar ve olağan kabul edilen kalıpların dışında duruyorlar. Ama bu duruşun arkasında her zaman derin bir trajedi yatıyor. Dorothy da tam olarak bu kadınlardan biri. Özgürlüğü ona verilmemiş; aksine, her şeyi elinden alındıktan sonra geriye kalan tek şey olarak ona kalmış. Bu yüzden o bakış izleyiciyi donduruyor. Çünkü Dorothy’nin gözlerindeki mavi, süslenmek için değil; yıkılmamak için sürülmüş bir renk oluyor.

Sinemada ise mavi renk, farklı bir dille ama aynı şeyi fısıldıyor.

Kült Sinema Kulübü

info@kültsinemakulübü.com

Necmettin Erbakan Üniversitesi Köyceğiz Kampüsü