Nükleer Sığınakta İzlenecek Dizi ve Filmler

İran-İsrail savaşından sonra güneşin doğuşunu beklemekten sıkılanlar, mantar bulutlarının gölgesinde güneşlenmeyi hayal edenler toplansın. Bugün ana akım medyanın aman içimiz şişmesin diye kıyısından geçtiği, oysa insanlık trajedisinin zirve noktası olan nükleer kıyamete bakıyoruz. Ama öyle patlamalı çatlamalı, Michael Bay usulü havalı filmler beklemeyin. Biz burada yıkımın estetiğini, radyasyonun etiğini konuşacağız.

Editör

2/28/202613 min read

Nükleer savaş teması sinemada sadece gri ve kasvetli olmak zorunda değil. Bazen bir zombi salgınıyla, bazen çölde geçen devasa bir kovalamacayla, bazen de yeraltı sığınaklarındaki o meşhur sosyal deneylerle karşımıza çıkıyor. Bu yapımlar aslında bize geleceğe dair birer simülasyon sunuyor. Bugün Tahran’dan ya da Tel Aviv’den gelen o her bir haber, aslında birer senaryo taslağı gibi önümüze düşüyor. Eğer o "Büyük Mantar" bir gün gerçekten çiçek açarsa, sığınakta mısır patlatırken canınızın sıkılmaması için vizyonunuzu biraz daha genişletelim. İşte o genel kitlenin bayıldığı, prodüksiyonuyla göz dolduran, nükleer sonrası dünyayı bize eğlenceli ama ürkütücü bir şekilde pazarlayan o meşhur liste:

Fallout

Jonathan Nolan ve ekibi, o meşhur oyun serisinin ruhunu alıp, radyasyonlu bir kokteyl gibi önümüze sürdüler. Üstelik bunu yaparken bakın dünya ne kadar üzücü edebiyatı yapmak yerine, nükleer kıyameti 1950’lerin o sahte iyimserliği ve kapitalist hırslarıyla harmanlayarak bize sundular.

Dizinin en büyük dehası, bize "Sığınak" denilen o steril yeraltı dünyası ile dışarıdaki o vahşi, kuralsız ve herkes kendi başının çaresine baksın diyen yüzey dünyası arasındaki o devasa uçurumu göstermesi. Spoiler vermeden söyleyeyim; bir yanda mısır gevreği yiyip nükleer kışın bitmesini bekleyen saflar, diğer yanda ise radyasyonla evrimleşmiş, hayatta kalmak için etik kuralları çoktan çöpe atmış yüzey sakinleri var. Bu dizi, nükleer bir savaşın sadece şehirleri değil, aynı zamanda insanın o çok övündüğü ahlak pusulasını da nasıl erittiğini anlatıyor. Walton Goggins'in canlandırdığı "Hortlak" karakteri ise bize radyasyonun bir insanı sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da nasıl bir canlı cenazeye dönüştürebileceğini ama bunu yaparken nasıl hala bu kadar karizmatik kalabileceğini kanıtlıyor. Aynı zamanda en sevdiğim oyun serilerinden birisi olması sebebiyle de benim için özeldir.

Dizi, o meşhur "Savaş asla değişmez" mottosuyla başlıyor ve bugün Orta Doğu semalarında uçan her füzenin aslında ne kadar eski ve bayat bir güç kavgasının parçası olduğunu bize hatırlatıyor. Eğer nükleer bir patlamadan sonra sığınakta uyanınca sıkılmak istemiyorsanız ya da dışarıda mutantlarla aşık atmaya niyetiniz varsa bu diziyi mutlaka izleyin. En azından kıyamet koptuğunda şanslı olanların sığınaktakiler mi yoksa anında toz olanlar mı olduğuna dair kendi felsefi analizinizi yaparsınız.

Threads

BBC’nin bu başyapıtı, nükleer savaşı bir aksiyon filmi gibi değil, bir otopsi raporu gibi sunar. Filmin içine daldığınızda, Sheffield gibi sıradan bir işçi şehrinde insanların günlük dertleriyle uğraşırken, arka planda televizyon haberlerinden sızan o uzak gerilimin nasıl adım adım mutfak masanıza kadar geldiğini görürsünüz. Tıpkı bugün bizim "İran füze mi atmış?" diye telefona bakarken aslında tarihin en büyük felaketine ne kadar yakın olduğumuz gibi.

Threads, nükleer patlama anını gösterdiğinde sizi görsel bir şölenle değil, saf bir dehşetle baş başa bırakır. O meşhur sahneyi, hani o panik içinde altını ıslatan kadını ya da bir anlık ışıkla buharlaşan hayatları gördüğünüzde; bugünkü siyasetçilerin caydırıcılık dediği şeyin aslında toplu bir intihar mektubu olduğunu anlarsınız. Ama filmin asıl dehası patlama anı değil, sonrasıdır. Radyasyonun sinsi sinsi tarlalara, sulara ve genlerimize işleyişini; dilin, eğitimin ve medeniyetin on yıllar içinde nasıl birer hırıltıya dönüştüğünü izlemek, ruhunuzda nükleer bir kış başlatacak. Bu filmden sonra, radyasyonun cildinizde yaratacağı o estetik yanıkları değil, bir kova temiz suyun neden elmastan daha değerli olduğunu düşüneceksiniz.

Şimdi bana "Hafta sonu neşemizi kaçırdın" diyeceksiniz. Belki haklısınız ama Threads'in mesajı çok açık: Nükleer savaşın kazananı yoktur, sadece bir süre daha sürünerek ölmeyi bekleyen şanssız hayatta kalanlar vardır. Bugün Orta Doğu’da esen o sıcak rüzgarların, bu filmdeki o dondurucu nükleer kışa dönüşmemesi için dua ederken; en azından bu başyapıtı izleyerek o stratejik yalanların maliyetini iliklerinize kadar hissedin.

Testament(1983)

Aile kavramının yıkılması derken, öyle Hollywood usulü büyük kavgalardan, tabak çanak kırmalı sahnelerden ya da aldatma temalı ucuz melodramlardan bahsetmiyorum; ben burada Lynne Littman’ın o buz gibi, o sessiz ve o derinden sızan cerahatinden bahsediyorum. Testament, aslında bir nükleer savaş filmi falan değil; bu film, insanlığın en temel sığınağının, yani "ev" dediğimiz o kutsal kalenin, görünmez bir düşman tarafından nasıl bir mezara dönüştürüldüğünün otopsisi.

1980’lerin o Reagan dönemi Amerikası’nı düşün. Her şey pırıl pırıl, banliyöler düzenli, çimler biçilmiş, mutfakta taze kahve kokusu... İşte Littman, tam da bu sahte cennetin ortasına atom bombasını değil, o bombanın ertesi sabahını bırakıyor. Aile dediğin yapı, bir gelecek vaadi üzerine kuruludur, değil mi? Çocuklar büyüyecek, okula gidecek, sen yaşlanacaksın. Testament bu vaadi söküp alıyor. Carol, çocuklarının saçlarını tararken aslında onların ölümünü tarıyor. O sahnelerdeki 35mm dokusunun o puslu, neredeyse grenli hali tesadüf mü sanıyorsun? Hayır, o dünyanın üzerine çöken o gri ölüm tozunu iliklerine kadar hisset diye öyle seçilmiş.

Düşünsene, baba figürü yok oluyor. Klasik Amerikan ailesinin koruyucusu, rızık getireni o ilk patlamada, o cılız televizyon parazitinde kaybolup gidiyor. Geriye kalan ise bir kadının, bir annenin, yıkılan bir imparatorluğun enkazı altında çocuklarına "her şey düzelecek" yalanını söyleme çabası. Ama düzelmeyecek. Sinema tarihinde bundan daha provokatif ne olabilir? Bize hep "umut en son ölür" masalını anlattılar. Littman ise " "Umut çoktan öldü, siz sadece cesedini gezdiriyorsunuz." diyor.

O dönemdeki dünya siyasetine bakarsak herkes düğmelere kimin basacağını, füzelerin menzilini tartışıyordu. Kimse o füzeler düştükten sonra banyoda çocuklarının dökülen saçlarını toplayan anneyi hayal etmemişti. Bu film, o büyük stratejik haritaların üzerine dökülen bir bardak kandır. Karakterlerin giydiği o solgun pamuklu gömlekler, o ev içi kıyafetleri bile birer kefene dönüşüyor filmin sonunda.

Size bir şey diyeyim mi? Bugünün o steril, her şeyi CGI ile halleden, duyguyu bile yapay zekayla kodlayan sineması bu ağırlığı kaldıramaz. Çünkü bu film, izleyicinin konforunu bozmak için değil, o konforun aslında ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu yüzüne çarpmak için yapıldı. Aile yıkılıyor evet, ama sadece fiziksel olarak değil; kutsallığını yitirerek, sadece bir hayatta kalma mekanizmasına indirgenerek yok oluyor.

Crimson Tide

Crimson Tide, aslında sinematik bir satranç tahtasıdır ve o tahtada piyonlar değil, iki devasa ego çarpışır: Gene Hackman’ın canlandırdığı eski toprak, savaş yorgunu Kaptan Ramsey ve Denzel Washington’ın hayat verdiği, Harvard eğitimli, kuralcı Binbaşı Hunter. Bu film, nükleer savaşın eşiğinde geçen bir gerilimden ziyade, bir otorite ve meşruiyet kavgasıdır.

Scott’ın o dönemdeki yönetmenlik dehasına bak; renk paleti yani o boğucu kırmızılar, terli alınlar, dar koridorlar... Sanki izleyicinin de göğsüne okyanusun basıncını bindirmek için ayarlanmış. Ramsey’in o hafif küstah, benim gemim, benim kurallarım tavrı ile Hunter’ın entelektüel ama bir o kadar da soğuk rasyonalizmi arasındaki o gerilim, aslında post-Soğuk Savaş dünyasının ta kendisidir. Bir tarafta tetiği çekmek için can atan eski dünya, diğer tarafta "dur bir dakika, dünyayı yok etmeden önce bir teyit alalım" diyen yeni düzen.

Herkes bu filmi bir aksiyon başyapıtı olarak alkışladı, bense o gemideki hiyerarşinin nasıl bir diktatörlüğe evrilebildiğini gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Ramsey karakteri aslında halkın o çok sevdiği sert adam figürünün bir eleştirisidir. Köpeğini köprü üstünde gezdiren, purosunu tüttüren o adam, aslında bir düğmeyle milyonları küle çevirecek güce sahip olmanın verdiği o tanrı kompleksiyle yanıp tutuşuyor. Hunter ise bize şunu soruyor: "Emirlere itaat etmek mi daha kutsaldır, yoksa vicdan mı?"

Filmin müziklerine gelince; Hans Zimmer’ın o dönemi kasıp kavuran, bugün bile kulaklarda çınlayan o epik teması... O tema aslında bir zafer marşı değil, yaklaşan kıyametin ayak sesleridir. 1990’ların ortasında, Sovyetler dağılmışken ve dünya acaba şimdi düşman kim? diye düşünürken, Tony Scott bize en büyük düşmanın kendi içimizdeki o kontrolsüz güç arzusu olduğunu gösterdi.

Peki ya o meşhur "Lippizaner atları" sahnesi? Ramsey’in o atların asaletinden bahsederken aslında kendi beyaz ırkçı ve aristokratik üstünlük kompleksini dışa vurması... Bir diyalogla karakterin bütün röntgenini çekersin. Hunter’ın o entelektüel tokadı ise aslında sokağın değil aklın sesidir. Ama gel gör ki o daracık metal tüpün içinde akıl, silahtan her zaman daha zayıf kalıyor.

Dr. Strangelove

Peter Sellers’ın üç farklı karakteri canlandırdığı bu film, aslında insanlığın kendi sonuna yazdığı bir kahkaha dolu intihar mektubudur. 1964 yılının o gerim gerim gerilen Soğuk Savaş atmosferini düşün; Küba Füze Krizi daha dün gibi taze, herkes sığınaklarda konserve sayıyor. Kubrick ise çıkıp "Hepimiz öleceksek bari gülerek ölelim" diyor. İşte bu gerçek bir entelektüel provokasyondur.

Filmin o kendine has dokusuna bir bakış atarsak. Gilbert Taylor’ın görüntü yönetmenliğinde o devasa Savaş Odası’ndaki aydınlatma... O meşhur yuvarlak masanın üzerindeki ışık, sanki karakterleri birer laboratuvar faresi gibi yukarıdan izleyen bir tanrının gözü gibidir. Ken Adam’ın set tasarımı o kadar gerçekçidir ki, dönemin Amerikan ordusu "Bu adamlar bizim gizli odalarımızı nereden biliyor?" diye paniğe kapılmıştı. Ama ironi burada değil; ironi, dünyanın kaderinin elinde purosuyla değerli vücut sıvılarından bahseden kaçık General Jack D. Ripper gibi adamların elinde olmasıdır.

Burada aile kavramı falan da kalmıyor; burada türün devamı bile bir matematiksel veriye dönüşüyor. Filmin sonundaki o meşhur Strangelove monoloğunu düşünelim; yeraltı sığınaklarında her erkeğe on kadın düşmesi planı... İktidarın, cinselliğin ve ölümün nasıl bir sarmal haline geldiğini Kubrick kadar iyi kimse anlatamazdı. Dr. Strangelove’ın o zapt edilemeyen, kendi kendine Nazi selamı çakan sağ eli, aslında bastırılmış faşizmin ve teknolojik determinizmin bir sembolüdür. İnsan, kendi yarattığı teknolojinin esiri olmuştur ve o el artık beynine itaat etmemektedir.

Herkes bu filmi bir siyasi hiciv olarak görür, bense bunu bir erkeklik trajedisi olarak okurum. Filmdeki bütün o füzeler, kodlar ve stratejik hamleler aslında o koca koca generallerin penil birer gövde gösterisinden başka bir şey değildir. Kovboy şapkasıyla nükleer bombanın üzerinde düşen Binbaşı Kong sahnesi, sinema tarihinin en absürt ama en dürüst karesidir: İnsanlık, kendi yok oluşuna bir rodeoya biner gibi neşeyle gitmektedir.

Popüler kültür bugün nükleer tehlike dediğinde bize kasvetli, gri ve ağlak hikayeler anlatıyor. Kubrick ise bize gerçeği söylüyor: Eğer dünya bitecekse, bu büyük bir trajediyle değil, bir grup beceriksiz bürokratın ve egosu şişmiş askerin yaptığı saçma sapan bir hata yüzünden, arkada "We'll Meet Again" şarkısı çalarken patlayan mantar bulutları eşliğinde bitecektir. Gerçi çokta öyle bitmeyebilir ama bittikten sonra ne fark eder değil mi?

Fail Safe

Sinema tarihinin en trajik, en talihsiz ama en haysiyetli tesadüflerinden birine geldik. 1964 yılı... Kubrick’in o deha ürünü alaycılığıyla dünyayı kahkahalarla patlattığı Dr. Strangelove ile aynı yılda çıkmış, insanın boğazına beton döken o kapkara ciddiyet: Fail Safe.

Aynı yıl, aynı tema, aynı nükleer kıyamet kabusu... Ama Lumet, Kubrick gibi arkadan kıs kıs gülmüyor; senin gözlerinin içine bakıp "Hepimiz öleceğiz ve bu cidden hiç komik değil," diyor. Kubrick’in filmi ne kadar bir absürt tiyatro ise, Fail Safe o kadar bir klostrofobik kâbustur. Siyah-beyaz olması burada bir stil tercihi değil, bir zorunluluktur. Renk, bu filmdeki o steril, o metalik, o insansız dehşeti yumuşatırdı. Lumet, o keskin kontrastlarla bizi Pentagon’un o penceresiz odalarına, o meşhur kırmızı telefonun başına hapsediyor.

Walter Matthau’nun canlandırdığı Profesör Groeteschele karakterine dikkat et. Kubrick’teki Dr. Strangelove’ın o çılgın, Nazi parodisi neyse, Groeteschele de onun rasyonel, soğukkanlı ve tam da bu yüzden bin kat daha korkunç olan versiyonudur. Adam, milyonlarca insanın ölümünü bir istatistik, bir kabul edilebilir kayıp olarak masaya yatırıyor. İşte gerçek entelektüel terör budur! Bazen Matthau’nun terleyen yüzüne o kadar yaklaşıyoruz ki, modern rasyonalizmin nasıl bir canavara dönüştüğünü iliklerimizde hissediyoruz.

Filmin o meşhur sessizliği beni her izlediğimde mahveder. Müzik yok. Sadece makinelerin tıkırtısı, telefonların o insanın sinir uçlarını tırmalayan zili ve Henry Fonda’nın titreyen sesi... Burada Lumet bize sadece simsiyah bir ekran ve kesilen bir sinyal sesi bırakıyor. O sessizlik, sinema tarihindeki en gürültülü patlamadan daha ağır bir yüktür.

O dönemdeki dünya siyasetine bak; herkes hata pay sistemlerine güveniyordu. Film ise bize şunu kanıtlıyor: Teknoloji kusursuz olabilir ama onu kullanan insan kusurludur. Bir ampulün yanması, bir devre hatası ve işte... Moskova yanıyor. Ve bedel olarak New York’u feda etmek zorunda kalan bir Başkan. Bu, trajedinin en saf, en antik Yunan tiyatrosu tadındaki halidir.

Popüler kültür, Dr. Strangelove'ı kült mertebesine çıkarıp Fail Safe'i biraz gölgede bıraktı çünkü insanlar gerçekle yüzleşmektense gerçeğe gülmeyi tercih ederler. Ama ben sana söyleyeyim; eğer nükleer savaşın o buz gibi, o çaresiz ve o insani yıkımını anlamak istiyorsan, Lumet’in o siyah-beyaz vasiyetine bakacaksın. Orada şaka yok, orada sadece kaçınılmaz sonun o sağır edici sessizliği var.

Oppenheimer

Tüm bu senaryoları konuşmamızın asıl sebebi, o paslı sığınak kapılarını ve siyah-beyaz kâbusları deşip durmamızın tek bir odağı var aslında: J. Robert Oppenheimer. Hollywood uzun zamandır bu kadar entelektüel ağırlığı olan bir bombayı ana akım sinemanın göbeğine bırakmamıştı. Ama sakın bana gelip "Görsel şölendi, patlama sahnesi zayıftı" falan gibi sığ yorumlar yapma; eğer o filmde sadece bir patlama beklediysen, Nolan’ın kurduğu o devasa vicdan azabı labirentinde kaybolmuşsun demektir.

Nolan burada bize bir biyografi sunmuyor; o, Oppenheimer’ın zihninin içindeki o parçalanmış atomları bir sinema diline tercüme ediyor. Filmin o meşhur 65mm IMAX dokusuyla, Cillian Murphy’nin o buz mavisi, o boşluğa bakan gözlerine o kadar yaklaşıyoruz ki, modern Prometheus’un ciğerindeki ateşi hissediyoruz. Renkli sahnelerle siyah-beyaz sahnelerin o sert kurgusu, aslında hakikatin nasıl parçalandığının bir kanıtı.

Peki ya o Los Alamos’taki o meşhur Trinity testi? Herkes büyük bir gürültü beklerken gelen o sağır edici sessizlik... O sessizlikte, Oppenheimer’ın dünyayı kurtarmadığını, aksine onu sonsuza dek geri dönülemez bir yıkımın eşiğine bıraktığını anlıyoruz. O an, sadece bir fizik deneyi değil; insanlığın masumiyetinin kaybolduğu andır. Nolan, McCarthy döneminin o leş kokulu siyasetini, Lewis Strauss’un o küçük, o süfli kıskançlıklarını filmin merkezine koyarak bize dünyayı yok edecek şeyin ne olduğunu haykırıyor.

Oppenheimer’ın Jean Tatlock ile olan o hastalıklı, o parçalanmış ilişkisi ya da karısı Kitty’nin o içki şişeleriyle örülü sessiz çığlığı... Bunlar sadece yan hikâye değil. Bunlar, elinde dünyayı yok edecek gücü tutan bir adamın, en yakınındaki hayatları bile nasıl çürüttüğünün resmidir. Giydiği o ikonik şapka ve ağzındaki sigara, bir karizmanın değil bir yıkımın üniformasıdır aslında.

Bugün, yapay zekanın, biyolojik silahların ve yeni nesil füzelerin gölgesinde yaşarken Oppenheimer bize şunu hatırlatıyor: Bilim nötr değildir. Bilim, bir insanın elinde ya bir ışık ya da bir cellat satırı olur. Nolan, CGI kullanmayı reddederek o patlamayı pratik efektlerle çekerken aslında o gerçeklik duygusuna, o dokunulabilir dehşete vurgu yapıyor. "Bu bir oyun değil," diyor, bu bizim yarattığımız ve içinde hapsolduğumuz o korkunç gerçeklik.

Bu filmi bir dahinin trajedisi olarakta görmemekte fayda var bu bizim kendimizi nasıl yok ettiğimiz. Aslında hepimiz Einstein ile konuştuğu o gölün kenarındayız ve o ilk damla çoktan düştü. Çoğunuz izlemişsinizdir ama izlemeyen varsa tavsiye ederiz.