Kült Sinema Kulübünden: Tür Tür Gezip Pişman Etmeyen 9 Film

Sabah uyandınız, dersinize gittiniz, yemeğinizi yediniz derken gün bir anda akşam oldu. “Bir film açıp izleyeyim” dediniz ama gezindikçe ne izleyeceğinizi bulamadınız. İşte tam da bu noktada biz devreye giriyoruz. Kült Sinema Kulübü olarak, izlediğinizde pişman olmayacağınız ve size gerçekten iyi vakit geçirtecek 9 filmi sizin için seçtik. Şimdiden keyifli seyirler.

Editör

2/5/202612 min read

Bayanlar baylar, Kült Sinema Kulübü olarak yine ne yaptık bilin bakalım? Yeni bir etkinlik mi? Bugünün konusu bu değil ama yeni etkinliklerimiz her zaman olduğu gibi yolda. Bugün size tam da bahardan önceki o son kış ayında, battaniyenizin altında keyifle izleyebileceğiniz filmler önereceğiz. Dürüst olmam gerekirse bunlar asla duyulmamış, kelimenin tam anlamıyla "kült" yapımlar değil fakat bana güvenirseniz pişman olmayacağınıza eminim. Filmler editör onaylı, yani... Neyse, çok uzatmadan inceleyelim.

8 Mile

8 Mile ile başlamak istiyorum çünkü abartmıyorum; bence açık ara en iyi yarı-otobiyografik film. Neden mi? Eminem'i çok seviyorum da ondan! Tabii ki sadece bu değil; biz tamamıyla objektif, asla kendi sevdiğimiz şeyleri zorla dayatan insanlar değiliz (en azından şimdilik).

Şimdi konumuza dönelim: Neden mi en iyisi? Eğer içinizden "Bu ne biçim kategori? 'Filiz Kemal: Adı F ile başlayan, Özbek kökenli, 2016'da doğan en çok dinlenen şarkıcı' gibi bir kategori bu." diyorsanız; ben de size Ahlat Ağacı veya Before Sunrise gibi filmlerin de bu kategoride olduğunu hatırlatırım. Demem o ki, öyle cımbızlanmış bir kategori değil bu.

Gelelim filmimize....Marshall abimizin hayatının bir kesitini anlatması sizi yanıltmasın; bu filmden yola çıkarak hayatının genelini hemen hemen anlayabiliyorsunuz. Bir zamanların sanayi merkeziyken iflasın eşiğine gelen Detroit'in tekin olmayan sokaklarından, günümüzün en büyük rap sanatçısına dönüşme yolunda attığı ilk adımları izlerken ilginç anlar yaşayabiliyorsunuz. Bu film; ihanetten sokak arası rap kapışmalarına, alışık olmadığınız aile kavramlarından sistem eleştirisine kadar pek çok şeyi barındırıyor. Dünyanın öbür ucunda bize uzak görünen ama bir yandan da bizden izler taşıyan bu film size farklı duygular yaşatabilir.

Filmde başka bir ilginç nokta da Eminem'e yapılan "tersine ırkçılık". Irkçılığın tersi düzü mü olur demeyin; beyaz birine ırkçılık yapılması, özellikle o dönem Amerika'sında pek alışıldık bir durum değil. Sarı saçlı, mavi gözlü bir adamın bu muameleyi görmesini beklemiyorsunuz ama insanoğlu işte... Son 30 dakikasında zevkten dört köşe olacağınız, hafif duygusal ama çoğunlukla eleştirel bir film arıyorsanız, aradığınız film bu. Eğer siz de 313'lüyseniz, açın Spotify’ı ve şu sihirli kelimeleri yazın: Deja Vu.

"Don't ever try to judge me, dude. You don't know what the f*ck I've been through."

Green Book

Irkçılık demişken, gelin o konuya geri dönelim. Temamız klasik 60’lar Amerika’sı. Siyahlara her alanda ırkçılık yapılıyor bla bla bla... "Dostum, biz zaten bunlara 20 yıldır maruz kalıyoruz, yetmedi mi bu mevzu?" diyorsanız, size katılıyorum. Ama bu filmde işin altında daha derin bir mevzu var: Mağdur olan kişi zengin; ırkçı dostlarımızın ise cebindeki tek ses rüzgarın fısıltısı. Film diyor ki; "Ben ırk çatışması gibi halihazırda problemli bir konunun üstüne, bir de sınıf çatışmasını ekledim."

Film, Dr. Donald Shirley adlı çok ünlü bir müzisyenin "Deep South Tour" için kendine bir şoför aramasıyla başlıyor. Bilin bakalım şoför kim? Dünyanın en hümanist, asla ırkçı olmayan iyilik meleği mi? Tabii ki hayır, yoksa film çıkmazdı. Şoförümüzü oynayan Viggo Mortensen abimize öyle bir saç tıraşı, öyle bir göbek yapmışlar ki, adamın ismi Tony olmasa "Nate Higgersen" olurmuş. Hollywood şu ırkçı fenotipini yaratma işini gerçekten biliyor.

Karakterimiz Tony, başlangıçta dünyanın en züğürt insanlarından biri olmasına rağmen işi kabul etmiyor. En sonunda Dr. Shirley parayı biraz artırınca, çoluğum çocuğum var diyerek gönülsüzce kabul ediyor. 60’lar Amerika’sında siyahlar her yerde konaklayamıyor, hatta her yerde yemek dahi yiyemiyorlar. Film adını tam da buradan alıyor: Green Book, siyahların güvenle seyahat edebileceği rotaları ve mekanları listeleyen gerçek bir el kitabıdır. Yolculuk boyunca "görgüsüz" Tony ile "burjuva" Dr. Shirley arasında kimi zaman eğlenceli, kimi zaman yürek burkan sahneler yaşanıyor. Gerçek bir hikayeye dayan filmimizin sonu sizi çok tatmin edecek hiç merak etmeyin.

"The world's full of lonely people afraid to make the first move."

Passengers

Aşk filmi abi, bir kadınla bir erkek arasında geçiyor. Chris Pratt, Guardians of the Galaxy serisinde uzaya doyamamış olacak ki yine bir uzay gemisine atlayıp gidiyor (yanındaki 5258 kişiyle beraber). Bu insanların ortak noktaları, Dünya’dan bıkmış olmaları ve yeni bir şans aramaları. Ana karakterimiz Jim de bir makine mühendisi. Motivasyonu ise şu: “Dünya’da tamir edilecek hiçbir şey kalmadı.”

Yahu bu makine mühendislerinin hepsi mi aynıdır? Kardeşim, tamir edecek bir şey kalmadı diye 120 yıl boyunca donmuş bir şekilde başka bir gezegene gidilir mi? 100 ışık yılı daha gitsen Death Star’ın menziline gireceksin. O zaman ben de yazılım sektörü bitti diye Somali’de korsanlığa başlayayım!

Neyse, ciddileşelim. Bu filmde hikâyemizi yaratan şey bir asteroit. Evet evet, bir “asteroit.” 120 yıllık yolculuğun henüz 30. yılında gemiye bir asteroit çarpıyor ve bir sistem arızası sonucu Jim uyanıyor. Sanıyor ki herkes uyanmış; ama bir bakıyor ki koca gemide tek başına. Gemi aşırı lüks, her imkân var ama Jim dönüp dolaşıp o kaçınılmaz sona çarpıyor: Yalnızlık. Yalnızlıktan kafayı sıyırmak üzereyken bir hanımefendiye (Jennifer Lawrence) aşık oluyor ve onu uyandırıp uyandırmamak arasındaki o devasa etik ikilemle baş başa kalıyor.

Etik kısmı bir yana, ilginç bir aşk hikâyesi izlemek istiyorsanız ve bu insanların süreç boyunca deneyimlediği birbirinden farklı zorluklar ilginizi çekiyorsa, aradığınız filmi buldunuz. Hepinize şimdiden keyifli izlemeler!

"A drowning man will always try to drag someone down with him. It ain't right, but it's nature."

Gone Girl

Bu da bir aşk filmi fakat eehmm... biraz garip. Filmin ana karakteri Nick, bir şekilde dünyanın en ünlü yazarlarından biri olan Amy'i kendisine aşık etmeyi başarıyor ve evleniyorlar. Her şey başta harika giderken, Nick iş hayatında sorunlar yaşamaya başlıyor ve çiftimiz Nick'in memleketine taşınmak zorunda kalıyor.

Nick, bu yeni hayatın getirdiği zorluklarla yüzleşmek yerine her geçen gün daha sorumsuz birine dönüşüyor;artık aynı evde yaşanması güç bir adama dönüşüyor. Bu süreçte yaptığı tek şey içmek, oyun oynamak ve aldatmak. İnsan sormadan edemiyor: "Kardeşim, gitmişsin tam anlamıyla mükemmel bir kadına kancayı atmışsın. İşlerin ters gittiğinde yanında duran, gayet güzel ve sana bebek gibi bakan bir kadın var; derdin ne de aldatıyorsun?"

Üstüne bir de kendisini, "Meth içen insanların yanında sadece aldatan bizim masumluk" minvalinde savunması yok mu? Tabii Amy durumu öğrendikten sonra çiftimiz arasında oldukça ilginç olaylar patlak veriyor ve bu süreçte Amy aniden ortadan kayboluyor.

Ünlü bir yazar olan Amy'nin, kocası Nick tarafından öldürüldüğünü düşünen halkın baskısı ve yaşanan bir dizi absürt olay derken; filmin ne zaman bittiğini bile anlamıyorsunuz. Film "Ya ben bu deccal kadını bir yerden tanıyorum!" dedirtecek cinsten,. Ayrıca ortasında dev bir sürpriz barındıran bir yapım. Fazla söze gerek yok; gidin ve izleyin arkadaşlar.

"A man who cannot lead a man who cannot love"

Reservoir Dogs

Sanırım anlamışsınızdır; bir yerde "plot twist" olan filmlere bayılıyorum. Bu film de sonunda yine çok büyük bir sürpriz barındırıyor. Ayrıca bu yapım, Tarantino’nun yönetmen koltuğundaki ilk gerçek filmi olması dolayısıyla da sinema tarihinde çok özel bir yere sahip.

Sadede gelelim: Film, suç dünyasının azılı isimlerinden Joe Cabot’un, büyük bir elmas soygunu gerçekleştirmek amacıyla altı tane profesyonel suçluyu bir araya getirmesiyle başlıyor. Bu suçluların en önemli özelliği, birbirlerinin özel hayatlarına dair hiçbir şey bilmemeleri; hatta birbirlerini sadece kendilerine verilen renk kodlarıyla tanıyorlar.

Neyse, bizimkiler soyguna gidiyor fakat polisler orada sanki önceden haber almış gibi hazır beklediği için plan feci şekilde ters gidiyor. Film, tam da her şeyin sarpa sardığı ve ekibin yaralı bir halde depoda buluştuğu o kaotik anda başlıyor. Bay Turuncu'nun ağır yaralandığı bu kanlı tablonun ardından, ekipte bir köstebek olduğu gerçeğiyle yüzleşip kim olduğunu bulmaya çalışıyorlar.

Tarantino’nun usta işi diyalogları ve karakterlerin birbirini sorgularken düştüğü o psikolojik çıkmazlar cidden izlemeye değer. "Kim kime ihanet etti?" sorusunun peşinde, tek mekanda tansiyonun hiç düşmediği bir şaheser arıyorsanız; siz bana güvenin ve bu filmi izleyin. Hadi, şimdiden iyi seyirler!

"Look, I'm just a gambler. I take chances. And I'm betting that this guy's the rat."

The Sixth Sense

Sürpriz sonlu filmler demişken, muhtemelen film izlerken yaşayacağınız en büyük şoku bu yapımda tadacaksınız. Direkt konuya girelim: Bu filmin sonu kadar sizi şaşırtan, ağzınızı açık bırakan başka bir film yoktur.

Bruce Willis'in hayat verdiği Malcolm Crowe isimli başarılı bir psikoloğun, evinde kutlama yapmasıyla filmimiz başlıyor. Her şey yolunda giderken, eve Malcolm'un Vincent adındaki eski bir hastası gizlice giriyor; onu kendisini yüzüstü bırakmakla suçlayıp önce Malcolm'u vuruyor, ardından intihar ediyor. Malcolm aylar boyunca bu olayın etkisinden çıkamıyor. İşlerin normalleşmeye başladığı sırada ise Cole adında, sekiz yaşında bir çocukla tanışıyor.

Malcolm, Cole'u ilk gördüğünde onun toplumdan dışlanmış bir çocuk olduğunu fark ediyor. Vincent'te yaptığı hatayı tekrarlamak istemediği için de ona var gücüyle yardım etmeye çalışıyor. Bu süreçte eşiyle araları oldukça soğuk; hatta eşi onu çoğu zaman görmezden geliyor. Malcolm, bir yandan evliliğini kurtarmaya çalışırken diğer yandan ölü insanlar gördüğünü iddia eden Cole'a destek oluyor.

Bu süreçte hem Cole hem de Malcolm birbirlerinin hayatında pek çok şeyi değiştiriyor. Filmin sonuna doğru Cole tüm korkularını yenip hayatını normale döndürmeye başlasa da Malcolm, ulaştığı bu başarıya sevinmeye fırsat bulamadan sarsıcı bir geçmişle yüzleşmek zorunda kalıyor. Tek kelimeyle yaşanan şey çok büyük bir sürpriz diyerek sonraki filmimize geçelim.

"I see dead people. Walking around like regular people. They don't see each other. They only see what they want to see."

12 Angry Men

Bu filmi aratacaksınız ve 'Siyah beyaz mı? Dalga mı geçiyorsun editör bey?' diyeceksiniz. 'Kimsenin duymadığı, 1950’lerden kalma tozlu bir yapımı neden izleyeyim?' diye sitem edeceksiniz. Ben de size tek bir şey söyleyeceğim: Açın ve IMDb puanına bakın. Eğer baktıysanız, mevzuyu konuşmaya başlayalım.

Filmimiz ismi itibarıyla bir dövüş filmi imajı verse de aslında her şey gayet sakin bir odada, bir masanın etrafında geçiyor. Şunu bir netleştirelim: Amerika’da yargı sistemi, belirli kriterleri karşılayan halktan jürilerin katılımıyla şekilleniyor. Yani kaderiniz, profesyonel hakimlerden ziyade sizin, benim gibi sıradan insanların elinde.

Olayımız şu: Bir dava var ve bir genç, babasını öldürmekle suçlanıyor. Tüm kanıtlar kabak gibi ortada, çok bariz bir şekilde gencin aleyhine. Zaten 12 kişilik jüriden 11’i çoktan suçlu deyip idam kararını vermiş bile; Hatta bir tanesi akşamki maça yetişme derdine. Aralarından bir kişi çıkıp 'Emin değilim,' diyerek süreci tıkıyor.

Film, bir kişi hariç herkesin ölüm dediği noktada, o hararetli tartışmaların nasıl başladığını ve belki suçlu, belki de tamamen masum olan bir gencin hayatının nasıl iğne deliğinden geçtiğini konu alıyor. Amerikan yargı sisteminin çalışma mantığını yakından incelemek ve tek mekanda geçen en iyi sinema filmi fikri ilginizi çektiyse; buyurun, açın izleyin. Pişman olmayacaksınız.

"It’s always difficult to keep prejudice out of a fact."

Rush

Geldik listenin en hızlı ve en hırslı filmine. Plot twi... Şaka şaka, bu filmimiz yaşanan her şeyi hiçbir sürpriz barındırmadan, olduğu gibi anlatıyor. Eğer "Ben spor filmi sevmem; hele arabaların dönüp durduğu yarışlardan hiç anlamam," diyorsanız bir saniye durun. Çünkü bu film, asfaltın üzerindeki lastik izlerinden ziyade, iki insanın birbirini yok etme pahasına nasıl zirveye taşıdığının hikâyesi.

Bir yanda Avusturyalı, çok ciddi ve tam bir profesyonel olan Niki Lauda; karşısında ise yarını yokmuş gibi yaşayan, hovarda James Hunt... Bu iki adam birbirinden nefret ediyor. Hunt, Lauda’yı fazlasıyla sıkıcı olarak tanımlarken; Lauda ise Hunt’ın yetenekli ama ciddiyetsiz bir züppe olduğunu düşünüyor. Rekabetleri Formula 3’ten başlayıp Formula 1’in zirvesine, 1976 yılındaki o unutulmaz sezona kadar tırmanıyor.

Yaşanan trajik bir kazanın ardından ikili arasında gelişen olayları izlerken bir yandan da Formula 1’in o tehlikeli ve ilkel dönemlerinin nasıl olduğunu merak ediyorsanız; bu film tam sizlik. Kemerleri bağlayın, pistin tozunu yutmaya hazır olun.

"A wise man gets more from his enemies than a fool from his friends."

The Wild Robot

Listemizi bu filmler arasındaki en güncel film ile bitirmek istiyorum: The Wild Robot. "Editör bey, bunca ağır topun, suç dünyasının ve F1 pistlerinin arasında bir animasyonun ne işi var?" demeyin. Eğer animasyonları sadece çocuklar için sanıyorsanız, sinemanın en saf ve en vurucu halini kaçırıyorsunuz demektir. Bu film, "insan olmanın" ne demek olduğunu metal bir robottan öğrenmemizi sağlıyor.

Mevzu şu: Bir hizmet robotu olan Roz, kaza sonucu ıssız ve vahşi bir adaya düşer. Tek bir amacı vardır: Bir görev bulmak ve onu tamamlamak. Ancak adadaki hayvanlar ondan korkar, ona canavar muamelesi yaparlar. Roz, hayatta kalmak için doğanın sert dilini öğrenmeye başlar. Derken, trajik bir kaza sonucu öksüz kalan bir kaz yavrusuyla yolları kesişir. Roz’un yeni görevi artık bellidir: Bu yavruyu beslemek, ona yüzmeyi ve en önemlisi göç vaktine kadar uçmayı öğretmek.

Bu film, aslında hepimizin hikayesi; yani programlandığımız şeyin ötesine geçmekle ilgili. Bir robotun, sadece kodlarına sadık kalarak değil, sınırlarını zorlayarak nasıl bir anneye dönüştüğünü izlemek kalbinizi biraz burkabilir. Görsel tarzı ise bildiğiniz pürüzsüz animasyonlardan çok farklı; her karesi fırça darbelerini görebileceğiniz el yapımı bir tablo gibi. Vahşi doğanın sertliğiyle sevginin o yumuşak gücü arasındaki dengeyi o kadar iyi kurmuşlar ki, finalde kendinizi bir robota sarılmak isterken bulabilirsiniz.

"Sometimes to survive, we must become more than we were programmed to be."

Sevgili üyelerimiz bu aylık listemiz bu kadardı okuduğunuz için teşekkür eder, hepinize keyifli seyirler dileriz. Sonraki aya tekrar görüşmek üzere!