Korkunun Yeni Yüzü: Manipülasyon ve Psikolojik Şiddetin Anatomisi

Korku sadece karanlıktan mı ibarettir? The Invisible Man, izleyiciyi canavarlarla değil, üstün zekalı bir manipülatörün yaratabileceği psikolojik yıkımla yüzleştiriyor. Cecilia’nın çaresizliğine ve sessizliğin içindeki o gerilim dolu atmosfere ortak olmaya hazır olun. İşte görünmezliğin ardındaki o sarsıcı hikaye.

Zifir

2/17/20263 min read

Bazı filmler vardır, korku türüne ait olmasına rağmen seni yaratıkla değil, gerçek bir insanın ne kadar korkunç olabileceği gerçeği ile yüzleştirir. The Invisible Man tam olarak öyle bir film. İzlemeye değer türden. Aramızdan bazıları görmediği varlıklardan, bazıları da takıntılı seri katillerden korkar. Sıkı durun, çünkü bu filmde ikisi bir arada.

Hepimizin bildiği klişelerin aksine aniden ortaya çıkan bir katilimiz yok. Çünkü katil hep orada ama sadece onun canı istediğinde onu fark edebiliyorsunuz. Ana karakterimiz Cecilia, katili görmekten değil, onun varlığını hissetmekten korkuyor. Zaten ona bu korkuyu yaşatabilecek tek kişi var: Ona saplantılı bir şekilde bağlı olan ve aynı zamanda üstün zekalı olan kocası Adrian. İzlerken zaman zaman Adrian için “Manyak lan bu!” diyorsunuz ve evet, bu sadece bir görüş değil; o adam ciddi anlamda bir ruh hastası. Manipülasyon konusunda uzman. Bence kesin "Psikolojik Şiddet Nasıl Yapılır?" adlı bir kitabı bile var.

Evet, psikolojinin ve masumların katili Adrian’dan bahsettiysek asıl karakterimize tekrar dönelim. Filmin ilk sahnesi Cecilia ile Adrian’ın evinde başlıyor ve ilk andan itibaren “Biri şu ışıkları açabilir mi artık?” diye haykırmak istiyorsunuz. Genelde korku filmlerinde o karanlık efekt izleyiciyi korkutmak için kullanılıyor ama bu filmde Cecilia’nın çaresizliğine vurgu yapılıyor.

Katil onu kendine muhtaç etmek için onun yerine cinayet işleyebiliyor. Cecilia elinde bıçakla, karşısında boğazından kanlar fışkıran biriyle baş başa kaldığında çaresizliğini kitabına yazıyor. Ortada böyle bir görüntü varken “Ben yapmadım,” dediğinde kim ona inanır ki? Tabii ki hiç kimse.

Ani çıkışlardan uzak, çığlıklardan çok sessizliğin rahatsız ettiği sahnelerle dolu bir film. E tabii elimizde görünmez bir katil var. Ne yapacağını asla kestiremediğimiz için çok sakin sahnelerde bile ensemizin dibinde biri nefes alıyormuş gibi gerilerek izliyoruz.

Film ilerledikçe izleyici pasif bir konumda kalamıyor. Kadrajda boş görünen her alan potansiyel bir tehdide dönüşüyor; gözümüz sürekli arka planda, köşelerde ve hareketsiz objelerde dolaşıyor. Görünmez olan şey artık sadece katil değil, izleyicinin kendi korkusu oluyor.

Adrian’ın asıl gücü görünmezliğinden değil, kontrol etme biçiminden geliyor. Cecilia’nın hayatındaki herkesi ondan şüphe eder hâle getirmesi, manipülasyonun ne kadar sistemli ve bilinçli uygulandığını gösteriyor. Bu noktada film, korkudan çok psikolojik şiddetin nasıl işlediğine odaklanıyor.

Katili uzun bir süre sadece mağdurunun gözlerinde görebiliyoruz. Onun bakışlarında korku yok; onun baktığı yerde ruh hastası bir katil var. Yani herkes Cecilia’nın zihninde bir problem olduğunu düşünüyor ama kimse asıl problemin onun zihniyle oynayan ruh hastası kocası olduğunu bilmiyor. Bu yüzden Cecilia uzun bir süre tek başına kalıyor.

Bence ne olursa olsun en can alıcı nokta da Cecilia’nın asla kaçamamasıydı. Ekranın içine girip onu kolundan tutup çıkarmak isteyeceksiniz ama Cecilia özgürlüğe susamış bir mahkûm olduğu için pek umursamadan onu kovalamaya devam edecek.

Son dakikalarda hiç beklemediğiniz sahnelerle karşı karşıya kalıyorsunuz. Emin olun film bittiğinde o son sahneler sayesinde tatmin olmuş oluyorsunuz. Karısını kendine mahkûm edebilmek için küllerinden doğan vahşi bir manyak ve ona ufak bir sürprizi olan bir hanımefendi diyelim o zaman. Kısaca korkudan doğan bir delilik!