Kayıp Kardeşlerimizin Zulasından Çıkan 4 Nadide Eser

Bu yazıda, son dönemdeki o meşhur kültürel yakınlaşmanın peşine düşüyor ve İber Yarımadası’nın en çarpıcı hikâyelerine konuk oluyoruz. Amenábar’ın sisli koridorlarından Del Toro’nun karanlık masallarına, hapishane duvarlarındaki adalet arayışından özgürlüğün bedeline kadar pek çok durağa uğruyoruz. Capslerin ötesinde, sinemanın birleştirici gücüyle birbirimize omuz verdiğimiz bu dosyada; korkularımızın, hayallerimizin ve geleceğe olan inancımızın beyaz perdedeki izdüşümlerini paylaşıyoruz. Karanlığa inat, kendi ışığını yaratanların ortak hikâyesine hoş geldiniz.

Zifir

3/9/20265 min read

Despacito mudur peki?

Evet evet, hepimizin kulağında aynı ses ve aklımızda aynı konu var, biliyorum. Bir sabah uyandık ve İspanya’nın kardeşimiz olduğunu öğrendik.

Bu ani kardeşlik bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? Hani vize haftasındasınızdır... Kütüphanede sabahlamışsınız, göz altlarınız artık ana kampüsün gri duvarlarıyla yarışıyor; elinizde ne bir not var ne de konuya dair bir fikriniz. Tam o "bu dersten kaldım" teslimiyetindeyken sınıf grubunda hiç tanımadığınız biri çıkar ve o efsanevi cümleyi kurar: “Arkadaşlar, derste aldığım notları atıyorum, bu notlardan çalışabilirsiniz.”

İşte o an o kişiye karşı hissettiğiniz o saf, yoğun ve biraz da "Şaka mı bu?" dedirten sevgi var ya... İspanya ile aramızdaki şu anki durum tam olarak bu. Şimdi bizde size kardeşliğimizin nişanesi olarak İspanyol sinemasından birkaç şaheser önereceğiz.

Avrupa'nın öbür ucundaki yeni dostlarımızdan size önerdiğimiz bu keyifli eserlerden ziyade asıl meseleyi de ıskalamayalım. Biz burada capslerle, kelime oyunlarıyla eğleniyoruz ama bir yandan da şunu biliyoruz: Bazılarının mahvetmek, karartmak için uğraştığı o geleceğin asıl başrol oyuncuları biziz. İspanya’dan Azerbaycan’a uzanan bu samimiyet köprüsü sadece bir sosyal medya akımı değil; aslında birbirine omuz verenlerin, sınırları kâğıt üzerinde değil gönüllerde yıkanların hikâyesi.

Onlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın; biz gülmeye, üretmeye ve o bekledikleri "karanlık geleceği" kendi ışığımızla aydınlatmaya devam edeceğiz.

Los Otros

Alejandro Amenábar’ın 2001 yapımı bu gotik eseri, İkinci Dünya Savaşı sonrası Jersey Adası’nda, dış dünyadan izole bir malikanede geçer. Grace (Nicole Kidman), savaştan dönmeyen eşini beklerken, güneş ışığına ölümcül alerjisi olan iki çocuğunu zifiri karanlık bir evde, katı dini kurallarla büyütmeye çalışmaktadır. Eve yeni gelen üç gizemli hizmetçinin ardından, çocuklar evin içinde "davetsiz misafirlerin" dolaştığını iddia etmeye başlar.

Grace başlangıçta bu durumu çocukların hayal gücüne yorsa da, açıklanamayan olaylar neticesinde evin istila edildiğine inanır. Ancak sarsıcı finalde gerçek açığa çıkar: "Diğerleri" olarak korkulan varlıklar, evi yeni satın alan canlı insanlardır. Grace, savaşın yarattığı ağır travma sonucu çocuklarını boğarak öldürmüş ve ardından intihar etmiştir. Filmin asıl hayaletleri, kendi ölümlerini reddeden Grace ve çocuklarıdır; korku unsuru ise bizzat kendi trajik geçmişleridir.

El Labirento del Fauno

Guillermo del Toro’nun 2006 yapımı bu gotik fantezisi, 1944 İspanya İç Savaşı’nın vahşi gerçekliği ile çocuksu bir hayal dünyasını iç içe geçirir. Küçük Ofelia, sadist üvey babası Yüzbaşı Vidal’ın milliyetçi baskısı altında ezilirken, harabe bir labirentte karşılaştığı gizemli bir Faun tarafından aslında bir yer altı prensesi olduğuna ikna edilir. Ofelia, gerçek kimliğine kavuşmak için Faun’un verdiği üç tehlikeli görevi yerine getirmek zorundadır.

Film boyunca Ofelia’nın karşılaştığı canavarlar, aslında dış dünyadaki faşizmin ve otoritenin birer yansımasıdır. Özellikle "Pale Man" sahnesi, kilisenin ve devletin açgözlülüğünü sembolize eden en sarsıcı bölümdür. Finalde Ofelia, masum bir bebeğin kanını akıtmayı reddederek son sınavını verir. Fiziksel dünyada üvey babası tarafından öldürülse de, ruhsal düzlemde kendi krallığına döner. Film, hayal gücünün bir kaçış değil, vahşete karşı asil bir direniş olduğunu kanıtlar.

Mar Adentro

Alejandro Amenábar’a tekrar dönelim. 2004 yapımı bu biyografik dramı, 28 yıl boyunca yatağa bağımlı yaşayan Ramón Sampedro’nun onurlu bir şekilde ölme hakkı için verdiği hukuk mücadelesini konu alır. Gençliğinde geçirdiği bir deniz kazası sonucu boyundan aşağısı felç kalan Ramón, hayatı bir hediye olarak değil, kaçmak istediği bir"esaret olarak tanımlar. Film, ötanazi gibi etik ve dini açıdan son derece tartışmalı bir meseleyi, ajitasyona kaçmadan Ramón’un zihinsel derinliği üzerinden işler.

Ramón, çevresindeki kadınların —ona aşık olan Rosa ve onu hukuken savunan Julia— sevgisine rağmen kararından dönmez. Onun için gerçek özgürlük, hareket edemediği bu bedenden kurtulmaktır. Javier Bardem’in sadece yüz hatları ve sesiyle sergilediği muazzam performans, karakterin iç dünyasındaki fırtınaları izleyiciye hissettirir. Finalde Ramón, sevdiklerinin yardımıyla kendi seçtiği sonu gerçekleştirir. Film, yaşamın kutsallığı ile bireyin kendi kaderi üzerindeki mutlak otoritesi arasındaki o ince ve keskin çizgiyi sorgulatır.

Celda 211

Daniel Monzón’un 2009 yapımı bu sert hapishane draması, sistemin çarkları arasında kalan bir adamın hayatta kalma mücadelesini konu alır. İşe başlamadan bir gün önce hapishaneyi tanımaya giden çiçeği burnunda gardiyan Juan, aniden patlak veren bir isyanın ortasında kalır. Mahkumların eline düşmemek için bir mahkum gibi davranmak zorunda kalan Juan, isyanın lideri karizmatik ve acımasız Malamadre’nin güvenini kazanmaya çalışır.

Film ilerledikçe, dışarıdaki devlet yetkililerinin ve güvenilir sistemin Juan’ı kurtarmak yerine kendi çıkarları için onu nasıl feda ettiğini görürüz. Karısının trajik ölümüyle birlikte Juan, adaleti sistemde değil, nefret ettiği mahkumların safında bulur. Başlangıçta masum bir memur olan Juan, finalde Malamadre’den daha acımasız bir figüre dönüşür. Celda 211, suçlunun ve masumun kim olduğunu mekân üzerinden değil, vicdan ve ihanet üzerinden sorgulatan bir başyapıttır.