Evrene Karışmak: Lucy

Her şeyi kazandığında ne kaybedersin? İki el birbirine uzanıyor: biri insanın, biri insanlığın başlangıcının. Aralarındaki o boşluk belki de tarihin en büyük sorusunu taşıyor: Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, geriye ne kadar insan kalıyoruz?

6/16/20263 min read

Modern dünyanın en büyük yalanlarından biri şu: Daha fazlası her zaman daha iyidir. Daha fazla bilgi, daha fazla verimlilik, daha fazla kapasite.. Luc Besson’un Lucy filmi de tam bu soruyu merkezine alır ama verdiği cevap beklediğinizden çok daha karanlık.

Film, beyninin %100 kapasitesine ulaşan bir kadının hikayesini anlatır. Kulağa bir süper kahraman hikayesi gibi gelir ama Besson bize süper kahraman değil, yavaş yavaş insan olmaktan çıkan birini gösterir. Lucy kapasitesi arttıkça önce acıyı hissetmeyi bırakır ardından duyguları körelir. Zamanı, mekanı, geçmişi ve geleceği aynı anda görmeye başladığında ise geriye insan denen şeyden neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. Annesini arayıp “Artık hiçbir şey hissetmiyorum” dediği sahne, filmin en dürüst anıdır. Çünkü o sahne bize şunu söyler: Sınırsız kapasiteye ulaşmanın bedeli, tam da insan olmanın özünü oluşturan şeyleri yitirmektir.

Peki insanı insan yapan nedir? Freud’a göre bilinçdışı, bilinçli zihnin erişemediği anıları, korkuları ve arzuları barındıran en derin katmandır. Freud bunu bir buzdağına benzetir: Görünen kısım, yani bilinçli zihin, sadece küçük bir yüzeydir. Asıl ağırlık, asıl derinlik hep suyun altında kalır. Lucy de tam bu yüzeyin altına iner; bebekliğinde emdiği sütün tadını, o anki sıcaklığı hatırladığında suyun altındaki o karanlık ve sessiz odaya dokunur. Bu, beyninin %100 kapasitesine ulaşmanın belki de en insani, en kırılgan anıdır. Ama ironik olan şu: O katmana ne kadar derinlemesine erişirse, onu hissetme kapasitesi o kadar yok olur. Sanki bir müzisyen notaların tüm matematiksel yapısını mükemmel şekilde kavradığında müziğin kendisini duymayı bırakır gibi. Bilmek ile yaşamak arasındaki o derin uçurum hiç bu kadar net görünmemiştir.

Bu paradoks aslında sadece filmin değil, hayatın da en temel çelişkisidir. Hangimiz “sevdiklerime daha fazla zaman ayırmalıyım” ya da “anı yaşamalıyım” bilgisini bilmiyoruz ki? Ama bilmek, yaşamaya yetmiyor. Lucy’nin trajedisi de tam burada yatıyor: her şeyi bilen ama hiçbir şeyi hissedemeyen biri olmak, gerçekten kazanmak mıdır?

Filmin finalinde Lucy madde olmaktan çıkıp evrene karışır, “her yerdeyim” der. Tasavvufta Vahdet-i Vücut denen şey tam olarak budur; artık ne bir beden ne de bir sınır, sadece saf enerji vardır. Kulağa zafer gibi gelir ama o sahneye uzun uzun bakıldığında hüzün de hissedilir çünkü artık ortada ne bir gülüş vardır, ne bir dokunuş, ne de bir kayıp acısı. Evrene karışmak belki en büyük özgürlüktür ama aynı zamanda en büyük yalnızlık da olabilir.

Lucy bize şunu fısıldar: Belki sınırlılıklarımız bizi zayıf yapmaz. Belki tam tersine, acı hissetmek, unutmak, yanılmak, kaybetmek insanlığın kusurları değil, tam da özüdür ve o özü yitirdiğimizde, elimizde ne kadar kapasite kalırsa kalsın, geriye insan denen şeyden pek az şey kalır.

Aslında en büyük soru "Beynimizin yüzde kaçını kullanıyoruz? değildir. Asıl soru şudur: Kullandığımız kadarıyla ne kadar insan kalabiliyoruz?

Kült Sinema Kulübü

info@kültsinemakulübü.com

Necmettin Erbakan Üniversitesi Köyceğiz Kampüsü