Biten Filmler, Bitmeyen Sorular: Sinemanın Cevaplanamayan Replikleri
4 film, 4 sahne, 4 soru. Hiçbiri cevaplanmadı, hiçbiri cevap beklemiyor çünkü iyi bir soru iyi bir cevaptan çok daha uzun yaşar. Bu yazıda cevap aramadık ama soruların nereye saklandıklarına baktık çünkü cevabı belirsiz olan şeyler bazen en çok şeyi anlatandır.
Salish
5/12/20264 min read
Bazı filmler biter, ama soruları bitmez. Ekran kararır, jenerik akar ama o tek cümle, o tek replik zihnin bir köşesine çökеn ve bir türlü gitmez. Çünkü iyi bir soru, iyi bir cevaptan çok daha uzun yaşar. Bu yazıda cevap aramıyoruz. Soruların neden sorulduğuna, nereye yerleştirildiğine ve perdede o kadar kısa süren o anların aslında ne kadar derin sularda yüzdüğüne bakıyoruz. İşte onlardan bazıları:
Madde mi daha ağır mana mı?
-Ağır Roman(1997)
Kolera Sokağı’nın kirli, sert dünyasında bu soru bir felsefe dersi değil, bir hayat meselesidir. Madde; para, uyuşturucu, silah ve hayatta kalma güdüsüdür. Mana ise aşk, onur, sadakat ve mahalle kültürünün ta kendisidir. “Ağır” kelimesi ise filmde çift anlam taşır. Hem fiziksel bir yükü hem de kabadayılık raconunu ifade eder. Eğer madde ağır gelirse insan her değerini satabilir; eğer mana ağır gelirse onuru için ölümü göze alabilir. Salih karakteri tam bu kırılma noktasında durur; güç ve paranın baskısı altında ezilmemeye çalışırken, babasından kalan onurun ve aşkın ağırlığıyla içten içe yıkılır. Senarist burada şunu sorar: İnsanı asıl yıkan şey karnının açlığı mıdır, yoksa ruhunun yalnızlığı mı? Gözle görülen sefalet mi daha dayanılmazdır, yoksa anlam verilemeyen acı mı?


Un plus un, ça peut t'il faire un? (Bir artı bir, bir eder mi?)
~İncendies (2010)
Matematikte cevabı bellidir. Ama Incendies’te bu soru matematiği değil, insanlığın sınırlarını sorgular.
Film boyunca iki kardeş, annelerinin geçmişini izlerken birbirinden kopuk iki acı hikayeyle karşılaşır. Ta ki sonunda bu iki ayrı hikâyenin tek bir insana ait olduğunu anlayıncaya kadar. İşkenceci ile kurban, baba ile düşman. Ve hepsi aynı bedende birleşir. Bir artı bir, matematiksel olarak iki eder. Ama burada iki ayrı kimlik, iki ayrı acı, tek bir insanın içinde eritilmiştir. Yani soru şudur: Bir insan hem kurban hem cellat olabiliyorsa, onu kim olarak tanımlarız?
Senarist Wajdi Mouawad bu soruyu filmin tam kalbine yerleştirir. Cevap verilmez, verilemez. Çünkü cevap vermek, insanı bir kalıba sokmak demektir. Incendies ise kalıpların yetmediği bir dünyayı anlatır.


How do you shoot the devil in the back? What if you miss (Şeytanı sırtından vurursun, peki ya ıskalarsan?)
~The Usual Suspects (1995)
Senarist Christopher McQuarrie bu soruyu filmin tam kalbine yerleştirir. Keyser Söze gerçek midir, efsane midir bunu film boyunca bilmeyiz ama herkes onu bilir, herkes ondan korkar. İşte tam da bu yüzden bu soru bu kadar ağırdır: Var olup olmadığından emin olmadığın bir şeye nasıl savaş açarsın?
Şeytana kurşun sıkmak cesaret ister ama ıskalamak her şeyi mahveder çünkü o andan itibaren artık sen avcı değil, avsındır. Kötülük, yakalanmaya en yakın olduğu anda en tehlikeli halini alır. Aslında soru daha derin bir paradoksu fısıldar: Şeytanı öldürmek için önce ona inanman gerekir, inanırsan zaten kaybetmişsindir çünkü korkuyla seni çoktan ele geçirmiştir. İnanmazsan ıskalarsın; çünkü göremediğin şeyi vuramazsın. Filmin son sahnesi bu sorunun cevabıdır aslında ama cevabı burada vermek, o soğuk finali çalmak olur. Şunu söylemek yeterli: Bazen şeytanı ıskalamazsın; bazen aslında elinde hiç silahın olmadığını anlarsın, oyunun en başında kaybetmiş olduğunu ancak en sonda anlarsın.


Tanrı Bizim Yanımızdaysa, Onların Yanındaki Kim?
~Er Ryan’ı Kurtarmak (1998)
Normandiya çıkarmasının o cehennem sahnesinden sonra bir asker bu soruyu sorar. Yanındakiler cevap vermez. Çünkü cevap yoktur.
Savaş filmlerinde Tanrı çoğunlukla bir tarafın yanındadır. Zafer kazananın duası daha yüksek sesle yükselmiştir sanki, kaybedenin kanı ise haksız dökülmüştür. Spielberg ise bu sahneyle o kalıbı kırar. İki ordu da dua eder, iki taraf da ölür, iki tarafın da anneleri yas tutar. O zaman Tanrı nerededir? Yoksa Tanrı, savaş meydanlarında hiç olmamış mıdır?
Bu soru filmde yalnızca bir an sürer ama tüm filmin ahlaki ağırlığını taşır. Çünkü Er Ryan’ı Kurtarmak yüzeyden bir kahraman hikayesi gibi görünür; sekiz adam, bir adamı kurtarmak için ölüme gider. Spielberg ise asıl soruyu tam da buraya gömer: Bir hayat kurtarmak için kaç hayat harcanabilir? Savaşta iyi ile kötüyü kim belirler, hangi ölüm haklı, hangi hayat kurtarılmaya değer?
Filmin sonunda Miller Çavuş son nefesini verirken Ryan’a yalnızca şunu söyler: “Buna layık ol.” Bu cümle o sorunun cevabı değildir ama belki de verilеbilecek tek yanıttır. Tanrı’nın nerede olduğunu bilmiyoruz. Ama yaşayanın ne yapması gerektiğini biliyoruz.


Dört film, dört soru ve hala hiçbiri cevaplanmadı ama fark ettiyseniz hiçbiri de cevap beklemiyor çünkü bu sorular sizi durdurmak için var. Ekran karardıktan sonra, eve giderken, yatmadan önce.. O soruların hâlâ içinizde dolaştığını hissediyorsanız, film tam da istediğini yapmış demektir.
